Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

11 Eylül 2013 Çarşamba

Nil

Kim çıplak gelmedi ki dünyaya? Nefes aldık ama o nefesi ağlayarak verdik, daha ilk baştan kefaret öder gibi. Bazılarımız zorla giydirildi, sadece birkaçımız kendi seçti ne giyeceğini. Çıplak kalmaya çalışanlarımız da oldu ama izin vermek istemediler. Direndik, çok direndik; gereksizdi, yapmamalıydık çünkü o zaman darbeler direkt çıplak bedenimize iniyor, çok daha kanatıyor, çok daha acıtıyordu. Yine de bir damla gözyaşı akmadı gözlerimizden. Yalvardık, yakardık, son bir ihtimal bir belkiyle Tanrılara bile sığındık ama ne yaptıysak ağlayamadık. Biz de kusmaya karar verdik. Bazılarımız parmağını boğazına soktu, beceremeyenler boş mideye içti de içti. Kustukça açık yaraların acısı dindi, kustukça belki de bir daha hiç ağlayamayacağımızı anladık. Yine de şaşırıyorduk. Yaralarımız açıktaydı, ortadaydı ama sadece bir grup insan farkına varabiliyordu, biz de bunu maharet sandık. Sonra fark ettik ki çıplak da olsak derimiz kalınlaşmıştı. Yine de ortadaydık, yine çok cesur hatta belki cüretkardık çünkü kılıçlarını, mızraklarını kuşanıp gelse de hayat, bir ejderhaymışçasına karşılık verebiliyorduk. Utanılacak bir şey yoktu çünkü buraya çıplak geldiğimiz gibi yalnız da gelmiştik. Gitme vakti geldiğinde de yüzümüzde piç bir gülümsemeyle yine yalnız başımıza gidecektik.

18 Ocak 2013 Cuma

Volkan


Körlüğümün en yüksek çıngırakları ağladılar o gün. Kusursuz sahne makyajıyla, kulenin en yüksek tepelerinden hükmediyordum insanlara. Ve kimse korsan mal kaçakçılığı yaptığımı bilmiyordu. İzleyicilere, bu bir oyun, demeliydim yoksa tiyatral duygularım gerçekliğin tüm çıplaklığına en güzel kostümü giydiriyorlardı. Sahtekarlığın tavan yaptığı bir günün ortasında, harcı türlü hile, acı, sahte mutluluk, acımasız hayal kırıklığı, komik bir aristokrasiyle yoğrulmuş binanın ortasında, yeryüzünün en trajik trajedisi büyük bir aldatmacasızlıkla sahnelenirken en yoğun duygunun dışa vurumu bile inanılmaz inandırıcı bir kaytarım kokuyordu. Akşamdan kalma kızarık gözlerle bakılıyordu sırmasız sanılan aynaya ama kızarık da olsa gözlerin şeffaflığı hep göz ardı ediliyordu. Ve kimse volkanların olur olmaz patlamalarını açıklamak için bilimselliğe başvuracak kadar fedakar değildi. Volkanlar patlıyordu çünkü Tanrılar öyle istiyordu. Bu açıklamanın saçmalığı en işe gelen yararlardandı. Eğer volkan Tanrılar istediği için patlamadığını itiraf edecek kadar patladıysa, o zaman onu neyin patlattığı sorusu tanrısal açıklamayı yapanların içini merakla kemiriyordu. Ve volkan, salt meraktan mı yoksa fedakarlıktan mı olduğunu ayırt edemediği ilgilere yöneltiyordu yanıtlarını. Sorgulamalardan değil de sert tutumlu yargılamalardan ancak bir jimnastikçi kıvraklığıyla sıyrılabilinir. Ve bir mazoşist katil kafasını kaldırıp güneşin doğuşunu görür.

20 Aralık 2012 Perşembe

Katrina


Nerede bir uçurum görse dayanamaz; önce kenarında durur, kollarını iki yana açar, yüksekliğin ve derinliğin büyüsü içinde derin bir nefes çektikten sonra kendini o derinliğe bırakıverirdi. Ne zaman bir kavga görse, kendini o kavganın tam ortasına atardı, dönüp de kaçtığı bir vakit bile olmamıştı. Kavgadan kaçmaya çalışmanın aptallık olduğunu zaten çok iyi biliyordu. İçinde ne yaparsa yapsın dönenden ayrı, nereye gitse kavga onu bir şekilde buluyordu. İşte biraz da bu yüzden, kavgadan asla kaçmıyordu. Kavganın onu yakalamasına izin vereceğine, kavgayı kendisi kovalıyor ve olmadık köşe başlarında enseliyordu da. İçinde dönene gelecek olursak, (güneyden esen sıcak, sımsıcak rüzgâr, kuzeyden gelen soğuk, buz gibi rüzgârla karşılaşmıştı. Kardeşçe sarıldılar önce. Ama güney rüzgarı kuzey rüzgarını ılımlaştırırken, kuzey rüzgarı da buna karşılık veriyor, güney rüzgarını hırçınlaştırıyordu. Bir süre sonra iç içe geçtiler. Öyle sımsıkı sarılmışlardı ki sevişiyorlar mı yoksa savaşıyorlar mı, ayırt etmek imkansızdı. Çarpıştıkça yükseldiler, döne döne yükseldiler. Bir süre sonra bir oldularsa da hala dönüyorlar, hala yükseliyorlar ve geçtikleri her yeri yıkıyorlardı.) kendi gözlerine ‘Katrina’ adını vermişti. Yürümeyi öğrenememiş olması onun suçu muydu değil miydi bilinmez ama koşarken düştüğünde çok daha derin yaralandığın dünya çapında bilinen bir gerçekti. Bir gün, yine koşarken, düşecek gibi olduğu ve biraz da dinlenmek istediği için tutunduğu elektrik direğinin bulunduğu konumdan kafasını kaldırıp baktığında çok tanıdık bir manzarayla karşılaşmanın verdiği bir gülümseme bütün yüzünü kapladı. Durduğu yerden Karadeniz’in Marmara’yı kucakladığı, benimsediği kısım görünüyordu. Yine de sonunu göremiyordu, dünya yuvarlaktı ya o da bu halini seviyordu. Belirli bir noktadan sonra neler olduğunu ya hayal ya da tahmin edebilirdi. O iki yakanın birbirine uzanmaya çalışıp da başarısız olduğu noktanın ötesindeki hayatlar pek umurunda değildi, çünkü zaten iyi bir yere açıldığını biliyordu. O noktayı geçen gemiler geri dönmüyorlardı. İçindeki bir dürtü koşmaya devam etmesi gerektiğini söylüyordu, alışkın olduğu buydu çünkü, koşmaya başladığında durmamasıydı. Ama dinlenmeye de ihtiyacı vardı ve dinlenmek için bu belirsiz çıkıştan daha güzel bir manzara bulamayacağını da biliyordu. İçi kıpır kıpır kendi dünyasına dalmışken yanında birinin varlığını hissetti.

***

Bir yola çıktığında gözlerinin aradığı ilk şey kaldırım olurdu. Karşıdan karşıya geçecekse mutlaka yaya yolu arar yahut görünürde hiçbir araç olmasa bile yaya için yeşil yanmasını beklerdi. Yazın dahi yanına şemsiye almayı ihmal etmezdi. Ajandasını da elinden düşürmezdi. Evrenin en ufak bir aksaklık olmadan, mükemmel bir uyum içinde işlemesinin bir yansımasıydı sanki. Ama onun evreninde bir tane bile süpernova yoktu. Bilmediği tek şey ise, o durgun bir göle benzetilebilecek gözlerinin yine de bir süpernova kadar güzel gözüktüğüydü. Rüzgardan nefret ederdi, hele ki rüzgarın saçlarını karıştırmasından. İçindeki derin sessizlik gerçekten sessizdi. Hayatta hiç acelesi yokmuş gibiydi. Onu uzaktan bir süre izleseniz sanki birileri tüm ömrünü bir kağıda yazıp ona sunmuş da, o da bunu her zamanki sessizliği ve ağır başlılığıyla kabullenmiş ve harfi harfine yaşamaya karar vermiş sanırdınız. Hayatının planlı olmasına şükretmek için arada bir gittiği o belirsizliğe açılan manzarayı izlemek için gittiği tepe üstüne vardığında elektrik direğine tutunmuş kızı gördüğünde “Acaba elektrik çarpar diye korkmuyor mu?” diye düşünmekten kendini alamadı.

***

Bir kasırganın en güvenli yeri, merkezidir. Eğer biraz huzursuzluğa tahammülün varsa, biraz hırpalanmaya cesaretin varsa, eğer yaralanma riskinden ödün kopmuyorsa, bir anlığına gözünü kapatıp da o kasırganın içine atlayabiliyorsan, eğer daha rüzgar yüzüne ilk çarptığı an korkup kaçmıyorsan ve tam ortasına yürüyebilecek kadar sabırlıysan, kendini geriye kalan her şeyden koruyabilecek bir konuma sahip olabilirsin. Çünkü etrafında dönen o kasırga önüne geleni yiyip yutarken, seni kalbine oturtmuş, hepsinden, herkesten koruyordur.

***

İkisi de aynı noktaya bakıyorken adam birden kadına doğru dönüp yalnızca bir anlığına gözlerinin ta içine baktı. “Katrina” diye fısıldadı. Her zamanki sakinliğiyle arkasına dönüp uzaklaşmaya başladı. Kadın ise koşmaya devam edebilmek için denize bakarak fırtınanın kopmasını bekliyordu.

18 Aralık 2012 Salı

Gitmem Daha






Ancak içindeki çocuğu yaşatmayı becerebilirsen bağıra bağıra şarkı söylemeye devam edebilirsin. Ancak o zaman korkmadan, temkinsizce sevebilirsin, atlarsın hayatın içine. Unutma çocukluğunu, unutma o zaman hayata hangi gözlerle baktığını. Çocukluğunu, gölgeni peşinde taşırmış gibi yüreğinde taşı. O zaman masallarını gerçek kılabilirsin.

12 Aralık 2012 Çarşamba

Uzay Yazan Kız


everything and ‘all that jazz’


Bir varmış, bir yokmuş, bir de bir kız varmış. Özgür gülesiye, güzel ölesiye. 14 kiloluk, incecik kamerasıyla köprü üzerinde çekirdek çitleyen insanları çekermiş, millet ona gülermiş. O hiç de aldırmaz, ne yapıyorsa onu yapmaya devam edermiş. Tırnakları sanki her an çıkacak gibiymiş ama onları kimseye batırmazmış. Güzel olduğu kadar iyiymiş de çünkü; imkansız demeyin, karamsarların karamsarı, pislik arkadaşı da böylece inanmış zaten hayatta hala güzel şeyler olabileceğine. Dünyaya da bir acayip bakarmış, öyle ki bakışları seni deler geçer, kilometrelerce ötedeki kelebeği görürmüş. Yeryüzünün bütün insanları bir yandan bakarken, o öte yandan bakarmış. Hatta pislik arkadaşı ona bu yüzden ‘ucube beyin’ dermiş. Hepsi bir yana bu kız öylesine şarkı söylermiş ki bir an arkanıza dönseniz nota kağıdının içine gireceğini ve onu sonsuza kadar kaybedeceğinizi sanarmışsınız. Yeryüzünün bütün duygularını yaşamışmış gibi, dünyanın bütün çağlarını görmüşmüş gibi bir bilgeliği varmış sesinin.  Bir de yazarmış, yazarmış da ‘uzay’ yazarmış(ucube beyin). Herkesi severmiş ne bok varsa, pislik arkadaşı hiç anlam veremezmiş o huyuna çünkü o da öte yandan bakmayı beceremezmiş. Pislik arkadaşı ona hep “Git lan buradan, burası sana göre değil!” dermiş. (Acaba gitmesi pislik arkadaşının kabahati miymiş?) Yok, daha neler! Ama gitmiş (ucube beyin). Pislik arkadaşı uzay yazan kızın yokluğuna bir türlü alışamamış, ağlamamış da hani (ağlasa söylerdi sanki), kimseye de pek çaktırmamış (pislik çünkü, erkekliğine bok sürdürmez). Demiş ki: “Allah’ın belası! Yaz ulan tamam, uzay yaz. Ne bok yazarsan yaz. Ama gel de yanımda yaz (ucube beyin).”